Geçen gün arkadaşlarımıza gidiyoruz. Hava biraz soğuk gibi. Montumu da alıyorum yanıma. Ama tabii montumdan önce fotoğraf makinemi. Canon'umu. Canon'suz çıkmam, çıkamam. Çıkıyoruz Volkanla. Elif Pınarlara gidiyoruz. Annesi hepimizi yemeğe çağırmış. Yeni evlerine gidiyoruz. Aslında siz bunları okurken biz çoktan dönmüştük. Döndük hatta 2 sene geçti.
Neden şimdi yazıyorum? Çünkü bir şok atlattık. Ve ben daha yeni yeni yazabiliyorum.
Her şey gidene kadar ve yemek hazırlığı süresince olağandı. Hatta koyu sohbetlere bile girilmişti; bir blok aşağıya açılan yeni alışveriş merkezinin bugün açıldığı ve yemekten sonra gidilip gidilmeyeceği konuşuluyordu. Daha sonra Elif'in annesi içeriden koşturarak geldi. Elif düştü! Elif kafasını çarptı! Elif'e bir şey oldu! Ne oldu demeye kalmadan Aman Tanrım, herkes odasına doğru koşturmaya başladı. Herkes bir kere kucağına alıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Elif'in kafası kanıyordu. Bir tanemm hiç sesini çıkaramıyordu. O da ne olduğunu anlamamıştı. Babası, hemen apartmanın dışında arabasını hazırlamaya koştu. Aman Tanrım! Aman Tanrım! Bütün arabaların mı sıkıştıracağı tuttu??!! Durumun aciliyetini anlatmak için koştu tüm zillere bastı. Biri arabasını çeksin! Birileri arabasını muttlaka çekmeli! Yoksa çıkamayacaklardı.
Zillerine basılanlar yavaş yavaş geri dönüyordu, kim olduklarını soruyordu. Elif'in babası hızlı hızlı hepsine cevap veriyor, çabuk davranmaları için yalvarıyordu. Hastaneye yetişmeleri gerekiyordu. Kimi, arabasının orada olmadığını, kimi, henüz eşinin gelmediğini söylüyordu. O sırada apartman görevlisi koşturarak Elif'in babasına doğru geldi; "Abi hemen aşağıya yeni alışveriş merkezi açıldı. Bunlar onların arabaları olabilir. Taksi çağıralım mı?"
Elif'in babası eve dönerek, "Arabalarınıza bakın arkadaşlar, sizinkiler sıkışmadıysa onlarla gidelim, ben taksi çağırıyorum, lanet olsun alışveriş merkeziymiş!" söylenmekten başka bir şey yapamıyordu. Çoğu arkadaşımız arabasının sıkıştığını söyledi. Taksi de kalmamıştı. Akın akın alışveriş merkezine yönlendirilmiş tüm taksiler. Hay aksi! Hay anasını! Arka arkaya cinnet geçirtecek türden olumsuzluklar sıralanıyordu. Elif'in gözleri kaymaya başlamıştı. Annesi ağlıyordu ve babası çaresiz bir ifadeyle Elif'e bakarken birden bir şey anımsadım. Elif'e hiçbir şey olmayacaktı.
Hızlı davranmam gerekiyordu. Koştum. Herkesi yararak Elif'i almak için bir hamle yaptım. İnsanlar bir an tepkisiz kalınca, bağırdım ve Elif'i kaptığım gibi kucağıma aldım. Ne yapacakmışım, kafasını sıkı tutsaymışım, nereye gidiyormuşum. Koşarak çıktım evden. Kaçtım. Elif kucağımda, koşuyorum. Nerede ne var onu bile bilmiyorum. Koşuyorum. O kadar garip bir his ki, hassas bir şekilde kucağımda tuttuğum şeyin hayatı artık bana bağlı. Bana bağlı. Koşmama bağlı. Bunu düşünmemeye çalışıyorum. O kadar hızlı koşuyorum ki. Hiç koşmadığım kadar hızlıyım. Yol açın bana! Yol açın! Şu ana kadar elimde, dünyadaki en değerli şeyle koşuyorum. Aman Tanrım! Tanrım bana yardım etmelisin! Beni görmelisin! Arabalar geçmeme izin veriyordu. Bir anda yağmur çiselemeye başladı. Ambulans sesi duymaya çalışıyorum. Bir işaret arıyorum. Tanrım! Yağmur hızlanmaya başladı. Önümü göremiyorum. Çoraplarıma kadar sırıksıklam oldum. Adımlarım hızlandıkça sular sıçrıyor her yere. Bin ton oldum artık! Daha hızlı koşmalıyım! Elimdeki şeyi algılamaya çalışıyorlar. Bir yandan yağmur deli gibi! Bir yandan gözümden yaşlar, her şey akıyor bu gece! Hiç sırası değil! Yanlış anımsıyor olamazdım. Şimdi hiç sırası değildi çünkü. Tekrar bakmaya da korkmuştum. Hala da korkuyordum. Işıkları gördüm. Işıkları gördüm aman tanrım! Hastanenin acil girişini arıyor gözlerim! Buldum! İçeri dalıyorum! Nefes nefeseyim. Hemen hemşireler bana doğru koşuyor, ben doktoru görene kadar koşuyorum ama! Sonra durumu anlatmaya çalışıyorum nefes nefese! Elif'i sedyeye alıyorlar ve anında müdahale için götürüyorlar. Bu arada telefonum çalıyor, bütün yol boyunca çalmış meğersem! Açıyorum, hastanedeyim, diyorum. Hangi hastane, ne bileyim. Soruyorum hemşirelere! Yolu mu? Yolu da bilmiyorum. Veriyorum bir hemşireye yolu tarif ediyor.
Yirmi - yirmibeş dakika içinde herkes gelmeye başlıyor. Annesi, babası, sonra Volkan'ı görüyorum aralarında. Etrafıma toplanıyor herkes, sorular soruyor. Ama herkes şaşkın.
Yarım yamalak cevaplar veriyorum. Kimse tatmin olacak durumda değil zaten! Bir saat geçiyor, iki saat, üç saat oluyor, ses yok. Elif'in annesi babası, herkes tekrar tekrar gelip aynı soruları soruyor. İyi ki almışım gitmişim. Ama nasıl koşmuşum? Yağmur yağarken ne yapmışım? O sırada Elif nasılmış? Daha ne kadar bekleyeceğiz? Ben biliyor muymuşum? Burayı biliyor muymuşum? Nasıl cesaret etmişim? Hiç düşünmüş müyüm? Ne yaptığımı biliyor muymuşum? Tam olarak ne zaman gelmişiz? Ne demişim doktora? Yeterli doktor varmıymış? Hemşireye mi vermişim?
Neden şimdi yazıyorum? Çünkü bir şok atlattık. Ve ben daha yeni yeni yazabiliyorum.
Her şey gidene kadar ve yemek hazırlığı süresince olağandı. Hatta koyu sohbetlere bile girilmişti; bir blok aşağıya açılan yeni alışveriş merkezinin bugün açıldığı ve yemekten sonra gidilip gidilmeyeceği konuşuluyordu. Daha sonra Elif'in annesi içeriden koşturarak geldi. Elif düştü! Elif kafasını çarptı! Elif'e bir şey oldu! Ne oldu demeye kalmadan Aman Tanrım, herkes odasına doğru koşturmaya başladı. Herkes bir kere kucağına alıp ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Elif'in kafası kanıyordu. Bir tanemm hiç sesini çıkaramıyordu. O da ne olduğunu anlamamıştı. Babası, hemen apartmanın dışında arabasını hazırlamaya koştu. Aman Tanrım! Aman Tanrım! Bütün arabaların mı sıkıştıracağı tuttu??!! Durumun aciliyetini anlatmak için koştu tüm zillere bastı. Biri arabasını çeksin! Birileri arabasını muttlaka çekmeli! Yoksa çıkamayacaklardı.
Zillerine basılanlar yavaş yavaş geri dönüyordu, kim olduklarını soruyordu. Elif'in babası hızlı hızlı hepsine cevap veriyor, çabuk davranmaları için yalvarıyordu. Hastaneye yetişmeleri gerekiyordu. Kimi, arabasının orada olmadığını, kimi, henüz eşinin gelmediğini söylüyordu. O sırada apartman görevlisi koşturarak Elif'in babasına doğru geldi; "Abi hemen aşağıya yeni alışveriş merkezi açıldı. Bunlar onların arabaları olabilir. Taksi çağıralım mı?"
Elif'in babası eve dönerek, "Arabalarınıza bakın arkadaşlar, sizinkiler sıkışmadıysa onlarla gidelim, ben taksi çağırıyorum, lanet olsun alışveriş merkeziymiş!" söylenmekten başka bir şey yapamıyordu. Çoğu arkadaşımız arabasının sıkıştığını söyledi. Taksi de kalmamıştı. Akın akın alışveriş merkezine yönlendirilmiş tüm taksiler. Hay aksi! Hay anasını! Arka arkaya cinnet geçirtecek türden olumsuzluklar sıralanıyordu. Elif'in gözleri kaymaya başlamıştı. Annesi ağlıyordu ve babası çaresiz bir ifadeyle Elif'e bakarken birden bir şey anımsadım. Elif'e hiçbir şey olmayacaktı.
Hızlı davranmam gerekiyordu. Koştum. Herkesi yararak Elif'i almak için bir hamle yaptım. İnsanlar bir an tepkisiz kalınca, bağırdım ve Elif'i kaptığım gibi kucağıma aldım. Ne yapacakmışım, kafasını sıkı tutsaymışım, nereye gidiyormuşum. Koşarak çıktım evden. Kaçtım. Elif kucağımda, koşuyorum. Nerede ne var onu bile bilmiyorum. Koşuyorum. O kadar garip bir his ki, hassas bir şekilde kucağımda tuttuğum şeyin hayatı artık bana bağlı. Bana bağlı. Koşmama bağlı. Bunu düşünmemeye çalışıyorum. O kadar hızlı koşuyorum ki. Hiç koşmadığım kadar hızlıyım. Yol açın bana! Yol açın! Şu ana kadar elimde, dünyadaki en değerli şeyle koşuyorum. Aman Tanrım! Tanrım bana yardım etmelisin! Beni görmelisin! Arabalar geçmeme izin veriyordu. Bir anda yağmur çiselemeye başladı. Ambulans sesi duymaya çalışıyorum. Bir işaret arıyorum. Tanrım! Yağmur hızlanmaya başladı. Önümü göremiyorum. Çoraplarıma kadar sırıksıklam oldum. Adımlarım hızlandıkça sular sıçrıyor her yere. Bin ton oldum artık! Daha hızlı koşmalıyım! Elimdeki şeyi algılamaya çalışıyorlar. Bir yandan yağmur deli gibi! Bir yandan gözümden yaşlar, her şey akıyor bu gece! Hiç sırası değil! Yanlış anımsıyor olamazdım. Şimdi hiç sırası değildi çünkü. Tekrar bakmaya da korkmuştum. Hala da korkuyordum. Işıkları gördüm. Işıkları gördüm aman tanrım! Hastanenin acil girişini arıyor gözlerim! Buldum! İçeri dalıyorum! Nefes nefeseyim. Hemen hemşireler bana doğru koşuyor, ben doktoru görene kadar koşuyorum ama! Sonra durumu anlatmaya çalışıyorum nefes nefese! Elif'i sedyeye alıyorlar ve anında müdahale için götürüyorlar. Bu arada telefonum çalıyor, bütün yol boyunca çalmış meğersem! Açıyorum, hastanedeyim, diyorum. Hangi hastane, ne bileyim. Soruyorum hemşirelere! Yolu mu? Yolu da bilmiyorum. Veriyorum bir hemşireye yolu tarif ediyor.
Yirmi - yirmibeş dakika içinde herkes gelmeye başlıyor. Annesi, babası, sonra Volkan'ı görüyorum aralarında. Etrafıma toplanıyor herkes, sorular soruyor. Ama herkes şaşkın.
Yarım yamalak cevaplar veriyorum. Kimse tatmin olacak durumda değil zaten! Bir saat geçiyor, iki saat, üç saat oluyor, ses yok. Elif'in annesi babası, herkes tekrar tekrar gelip aynı soruları soruyor. İyi ki almışım gitmişim. Ama nasıl koşmuşum? Yağmur yağarken ne yapmışım? O sırada Elif nasılmış? Daha ne kadar bekleyeceğiz? Ben biliyor muymuşum? Burayı biliyor muymuşum? Nasıl cesaret etmişim? Hiç düşünmüş müyüm? Ne yaptığımı biliyor muymuşum? Tam olarak ne zaman gelmişiz? Ne demişim doktora? Yeterli doktor varmıymış? Hemşireye mi vermişim?
Altı saat doldu dolacak, bekleyişlerimiz düz duvara tırmandırır cinsten. Tanrım, nerdesin? Ve işte, doktor çıkıyor kapıdan, altı buçuk saat sonra! Elif'i götürdükleri kapıdan çıkıyor. Nedense içim rahat.
Doktor bana doğru gelirken, Elif'in anne ve babası doktora doğru koşuyor. Doktor, ılımlı bir ifadeyle bir şeyler anlatıyor. Sonra yanlarından ayrılıyor. Tanrım! Ne olmuş?? Ne oluyor? Ne dedi? Nerdeymiş? Ameliyat etmişler. Ameliyat zorlu geçmiş ama Elif'in durumu iyiye gidiyormuş. Yoğun bakıma alacaklarmış. İyi ya, zor olanı atlatmış bile kerata! Yoğun bakımdan sabaha çıkar demiş doktor. Hatta ilk odasına geçtiğinde haber vereceklermiş. Annesi ve babası görebilirmiş bile. Biz ancak sabah görebilecektik ama olsun! Başarmıştık!
Volkan geliyor yanıma. Herkes şimdi biraz daha rahat sanırım. Elif'in annesi ve babası birbirlerine sarılıyorlar. Volkan da bana sarılıyor. Sokuluyor iyice bana. Canımm, der gibi... Bakıyor sonra suratıma, hani sanki nasıl oldu muna? Nasıl yaptın? Nereden bildin? Nasıl cesaret ettin? Hiç bilmediğin bir yerdeydin. Ya bir şey olsaydı? Ya ters gitseydi? der gibi... Fotoğraf makinamı soruyorum ona. O da öffleye pöffleye, sırası şimdi, diyerek arabadan çantamı almaya gidiyor. Zannediyor ki fotoğraf çekmek için istiyorum. Sinir olmuş bir şekilde getiriyor. Ne olur ne olmaz nüfus kağıdımı vs. de getirmiş. Canım benim.
Açıyorum makineyi. Daha önce çekilen fotoğrafların dosyasına giriyorum. Bak, diyorum Volkana. Uzatıyorum makineyi. LCD ekranından fotoğrafa bakıyor. Gözlerine inanamıyor! Ağzı açık kalıyor! Elif, annesi ve ben varız fotoğrafta. Elif'in kaldırıldığı odada, ertesi sabah olmuş biz de odasındayız, makineye gülümsemişiz, Elif, annesiyle benim aramda, o da gülümsemiş makineye. Fotoğrafı çeken kim, işte orası meçhul.
Volkan bir suratıma, bir fotoğrafa bakıyor. "Bugün ayın kaçı?" diyor. Bir arkadaşımız saatine bakıp 21'i, diyor. Gülümsediğimiz fotoğrafın altındaki tarih ise ayın 22'sini gösteriyor.
Göz göze geliyoruz tekrar Volkanla. Hiç hiç yorum yapmadan bakıyor. Gözleri doluyor. Dönüyor dışarda yağan yağmura bakıyor...
Doktor bana doğru gelirken, Elif'in anne ve babası doktora doğru koşuyor. Doktor, ılımlı bir ifadeyle bir şeyler anlatıyor. Sonra yanlarından ayrılıyor. Tanrım! Ne olmuş?? Ne oluyor? Ne dedi? Nerdeymiş? Ameliyat etmişler. Ameliyat zorlu geçmiş ama Elif'in durumu iyiye gidiyormuş. Yoğun bakıma alacaklarmış. İyi ya, zor olanı atlatmış bile kerata! Yoğun bakımdan sabaha çıkar demiş doktor. Hatta ilk odasına geçtiğinde haber vereceklermiş. Annesi ve babası görebilirmiş bile. Biz ancak sabah görebilecektik ama olsun! Başarmıştık!
Volkan geliyor yanıma. Herkes şimdi biraz daha rahat sanırım. Elif'in annesi ve babası birbirlerine sarılıyorlar. Volkan da bana sarılıyor. Sokuluyor iyice bana. Canımm, der gibi... Bakıyor sonra suratıma, hani sanki nasıl oldu muna? Nasıl yaptın? Nereden bildin? Nasıl cesaret ettin? Hiç bilmediğin bir yerdeydin. Ya bir şey olsaydı? Ya ters gitseydi? der gibi... Fotoğraf makinamı soruyorum ona. O da öffleye pöffleye, sırası şimdi, diyerek arabadan çantamı almaya gidiyor. Zannediyor ki fotoğraf çekmek için istiyorum. Sinir olmuş bir şekilde getiriyor. Ne olur ne olmaz nüfus kağıdımı vs. de getirmiş. Canım benim.
Açıyorum makineyi. Daha önce çekilen fotoğrafların dosyasına giriyorum. Bak, diyorum Volkana. Uzatıyorum makineyi. LCD ekranından fotoğrafa bakıyor. Gözlerine inanamıyor! Ağzı açık kalıyor! Elif, annesi ve ben varız fotoğrafta. Elif'in kaldırıldığı odada, ertesi sabah olmuş biz de odasındayız, makineye gülümsemişiz, Elif, annesiyle benim aramda, o da gülümsemiş makineye. Fotoğrafı çeken kim, işte orası meçhul.
Volkan bir suratıma, bir fotoğrafa bakıyor. "Bugün ayın kaçı?" diyor. Bir arkadaşımız saatine bakıp 21'i, diyor. Gülümsediğimiz fotoğrafın altındaki tarih ise ayın 22'sini gösteriyor.
Göz göze geliyoruz tekrar Volkanla. Hiç hiç yorum yapmadan bakıyor. Gözleri doluyor. Dönüyor dışarda yağan yağmura bakıyor...
Sevgi ve sıhhatle,
Muna Genç T.
Muna Genç T.
No comments:
Post a Comment