15/04/2012

Erken doğum, ikinci doğum ve Trafik Hayattır =)




Bu yazı başlığında neleri arayacaksınız bilmiyorum ama
konu; birkaç yıllık yap-bozun tamamlandığına dair bir işaret.
İnançlı bir yazı.
ve hatta
durduk yere bir varoluş yazısı.

*********
Hiç tanışmış mıydık;
ben bir çocuğum. Sevinçli bir çocuk. Öğrenmeye her zaman aç ve tüme varırsak, bilgiye oldukça hayran.
Bunları oynayarak öğrenmişim diyelim. Zaman da, hali ve hatrıyla tam bir ebeveyn. 31 yaşında.
Görünen yine bu değil ama =) Çocuk ve ebeveynleri içiçe hareketlice yaşıyorlar.
Şimdiki işim gücüm yüzmek, koşmak, dikkatle dinlemek, doğada olmak, doğayı korumak ve masal anlatmak.
Ve henüz 3 buçuk aydır da tatlı bir köpekle arkadaşlık ediyoruz. Kısaca sorumluluğumda bir kalp, bir ev, bir köpek, güzel ailem ve de
çevremin temizliği var.
Ah pardon bir de beklentilerin sorumluluğu var.

Aldığım eğitimlerin, öğrendiklerimin, yaşadıklarımın, onca derslerin ve sevgilerin sorumluluğu var.

Buraya nereden geldim; öncelikle izin verin şu doğum olaylarını adam gibi bir açıklayayım.
(ÖNEMLİ: Aşağıda paylaşmak üzere olduğum tanımlar, tamamiyle bundan sonraki sayfalarda kısaca anlaşabilelim
diye, yoksa lafı sözü sözlük edecek değilim pazar pazar)


Doğum: Anarahminden doğuş. Dünyaya gelişimiz.

Doğmamış: Anne, reelde doğurmuş da olsa (aklı bedeni sağlam çocuklar da olsa), anne sahiplenmeyi hala sürdürdüğü,
yahut x bir şeyden ötürü göbek bağının hala yapışık olduğu süreç. Çocuk bu alanda doğamıyor. Ya da doğmak istemiyor.
Doğmamış kalıyor öyle. Hayat boyu da sürebilir,
herhangi bir aydınlanmayla ya da acı bir şekilde doğum yeniden gerçekleşebilir de. Aynen.

[Hatta geçenlerde bir arkadaşımdan duydum;
Genellikle bilirkişiler "Daha Doğmamış o. Anası doğurmamış onu daha." diyormuş bu kişiler için.
Halk arasında onlara; 'çocuk' ya da 'bencil' deniyor. (isteyen, analar için de, fazla fedakar yorumunda bulunabilir,
Türk toplumunda genellikle karşılaşılan bu ama, hayatını feda edip etmemenle bir tutulabiliyor iyi olmak,
yoksa iyi sayılmayabiliyorsunuz, ya hep ya hiç, neyse yorum yapıp dağıtmayayım daha fazla. Konu bu değil.
ama siz bu bahsedilenle daha çok ilgilendiyseniz, o vakit, size şu sayfayı öneriyorum, ince ince işlemişler)]

İkinci doğum (esas doğum): Reenkarnasyon değil. Aynı vücuttayız ve de Olduğumuz yaştayız.
Her tür yaş. Etinin kemiğinin yaşı, 25 de olur 55 de. Yaşlar-akıtarak-öğrendiklerinle-oldukların da olur.
Yalnız kendiliğinden olan, esas doğum. Ruhun bedenle bir olabilmesi. Yaşadığı her şeyle bir olabilmesi.

ve yaptığı iş oluvermesi. Bir çalışma ve çaba bütünlüğü. Sonsuz bir güven.
Ve hiçbir şey olmama ihtiyacı.


Tüm kutsal kitaplarda yazan doğum. (Farklı açıklamalarla kişisel gelişim kitaplarında da yazıyor.)

Gerek Su ile gerek Ateş ile sınandıklarından uyanışın. Kişi ile kalbi arasına giren bir tek Allah olduğu an
-ya da zorlamayayım hissettiğiniz her neyse-, o işte esas doğum.
Kendinizi bilme yolunda, hala ve her fırsatta iyi olmaya çalıştığınız, yeryüzünde cennet yaşadığınızı zannedebildiğiniz
anlar.. Fark eder mi, bu uğurda sizi ne gülümsetebiliyor,
içinizi ve etrafınızı ne aydınlatıyor, ne ısıtıyorsa...

Erken doğum: Kimi zaman beklenmedik ölüm, hastalık ve doğal afetlerde yüzleşilen, kimi zaman da yaşamın o sade
ve yalın diyebileceğiniz Gerçek'i ile karşılaşılan an (olgu veya olay olabilir); kimselerin fark etmediği,
kişinin kendisinin dahi fark etmediği anda düşüyor bu. Ağlarını örüyor ve ikinci doğum gerçekleşiyor.
Adı üzerindedir, zaman kavramına bağlıdır.
Halk arasında 'erken olgunlaştı, büyüdü, cesur oldu' ya da tam tersi; gitti, pes etti, gülmeyi, kucaklamayı bıraktı,
acımasız, duygusuz tanımlamalarına meydan bırakabilir. Kerameti sonradan geliyor bunun,
ikinci doğum gerçekleştikten ne zaman sonra ön-bilgi onu yakalayabilir ve o arada neler olabilir,
neleri sevgi zannedebilir, neleri fedakarlık, savaşılmalık zannedebilir bilinmez.
Bu da bir hal, iyi yahut kötü değil, yaşanılan bir diğer doğma hali.
Ancak bu erken gelen bir doğum olduğu için ruhunu yakaladığı an'da/yaşta kalır ruhu.
O nedenle bastırılmamış yahut bastırmayı tercih etmediyse bu kişiler hep çocuk gibidir. Acayip eğlenilir bunlarla. Bir sürü hikayeleri vardır bu tiplerin.
Görebilene, dinleyebilene hikayeleri, yolları derindir.

Ne demiştik, kerameti sonradan etli butlu gelebilir hani; ancak o da iyi bir
dinleyici olabiliyor yahut gardiyanı değilsen 'olmak ya da olmamak' meselesinin.
Yahut görülmeyenin, bilinmeyenin, adı konulmayanın..

Öyle. Herkesin kendi bacağı işte şu asıldığımız. O koca bacağı kestik mi, bugün tam bir ziyafet!


Velev ki, yazıya da böyle başladım;
sevinçliyim ya, her hal-u-karda bir çocuğum.

Halden anlayan. Algılayan ve ulaşabilmeye yakın notalarda gezinen. Ya da fark etmeden ulaşan. Ama bu Allah'ın işi; yani ellerim, kollarım, kulaklarım gibi.

Akıl eriyor, görebiliyor, duyabiliyor, laf yetiştirebiliyor diye bazen iyi oluyor da
bazen neden dikbaşlı, ukala, bildiğini okuyan deniyor çözemiyordum. Bazı zamanlarda üzülüyordum.
Şimdi üzülmeyi bırak, insanlarda
ne gibi beklenti yaratıyorum ki, bu sorumluluğu bir türlü üstlenemiyorum??? Neden???

İşler, yaşadığımız yaşlar neyse, aldıklarımızdan verdiklerimizden sonra dahi nedir bu birbirimize yakıştıramadığımız?

Ve şunu fark ediyorum;
şu cümleyle, sen veya siz, değerli, kıymetli, cömert, kıymetbilir, sebat etmiş, samimilik aramış, öğrenmiş, çocuk yetiştirenlersiniz
sizin hayatınıza saygı duyuyorum, gerginliğe aldanmayalım; söyledikleriniz doğru, sizin katınızda sizinle doğru. Zira buradan katılmaya çabaladığım vakit, üzüyor zaten.
Ama kendimden ne bekliyorum ki? Mükemmel olan olmayan neyi dışlıyoruz benden?

Sırıtmadan bir cevap verelim. Buna bozuluyormuşum ben de. Hakkınızda ya da içten içe;
"o lafları söyleme cesareti nereden buluyor" diyorum,
siz de, biricik var ettiğiniz niyetinizle
dört nala içinizden gelen doğruları takip ediyorsunuz. Evet düğüm burada çözülüyor işte.

Eşit değiliz.

Sizin hayattan kazandıklarınızla, bu kadının kazanç olarak gördükleri eşit değil.
gerek işiniz, mesleğinizle gelen olduklarınız, gerek yaşamınız ve ailelerinizdeki getir-götürlerle olduklarınızla

eşit değiliz.

Elbette bir azı-çoğu olmalı, alışveriş olması gerek, birebir eşitlikten bahsetmiyorum zaten.

Bir örnekle anlatayım;
12yaşındaki çocuk Ayşe, büyüklerden birinin derdine iki kelam eder (ki bu yerdendir işte),
sonra geçer kendinden küçük çocuklardan birinin oyununa eşlik eder.

O, ilham olabilir, çocukla arkadaş da.

Sonra büyük, öyle büyük cevaplar aldığı için, bir süre sonra Ayşe'yi sevinçle ve gülümseyerek izlemeyi bırakır,
-çünkü konuştuklarına kalırsa, çocuk değildir o - ve büyük karışmaya başlar. Çünkü kendisiyle kıyaslar.
Çünkü ona ne kadar düşüyorsa, diğerine de
iş düştüğünden... Oysa şunu yapamayan, daha bunu bile alamayan Ayşe, henüz kör bir heves içinde değildir.
Şimdi "bırakın o sorumlulukları almayı, olduğu yaştan daha erken bir şeylerle bütün gözüküyorsa,
kendisinden büyüğüne nasıl böyle bencil ve burnunun dikine davranabilir?
O çoktan yolundan sapmış, saçma sapan bulutlardadır."
böyle diyebilir misiniz? Bir dakika, gerçekten ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Sizin dünyanız ayrı, onun dünyası apayrı olabilir.
ve Ayşe bir çocuk. Ona bunun için kızabilir misiniz? Ayşe kendisinin de çocuk olduğunu unutmuş,
yeni fark ediyor. ve şunu söylemek istiyor; "Belki de senin gibi değilim, senin gibi olmayacağım hiç. ve olmak istemeyeceğim de." Ya da  "Bisiklete binmeyi sevmiyorum işte. Atlarla daha iyi anlaşabiliyorum. ve Etrafımda canlı bir şey olmadığı için geriliyorum belki de."

"belki de bahçedeki çocuklarla oynamam gerekiyor".


Ayşe belki başka bir şeyi keşfetmeli. Sizi anlıyor, sizinle o derinlikte yüzebiliyor diye, siz-haberli mi çıkması gerek tüm o yollara?

O Ayşe', bugün 33 yaşındaki tüm erken doğmuş çocuk-kadınlardan biri ve
X yaşındaki erken doğmuş çocuk-adamlarla değilse hayatı ispatlamakla mı geçecek?


Oysa kendisinin ve çevresinin sorumlulukları alan ve bilen bu insanların, sizin gibi olmadıkları için kınanması,
acıyı göstermedikleri için bilakis o halden sınanacaklarını düşünmek doğru mu?

Yahut içlerinde sadece saçları ve tırnakları uzayan çocuklar var diye, daha çok sağa sola biat etmeleri mi bekleniyor?

Yahut hala gülümseyerek, olur karşılayarak yola çıkabilmelerinden mütevellit, onların daha az ilgiye, sevgiye ihtiyacı mı olduğunu düşünüyorsunuz?

Zamanı devirmişlerle, aralarındaki bağa bir anlam yüklenilmesinin ne önemi var bu kadar?
Tüm o anlaşması ve tüm olurluluğu, çocuk kaldıkları için işte. Çocukluğunu idrak edince kalan eziyet de bitiyor zaten =)

Bunun kuralı yok. Bilmediğiniz yerlerde, bilmediğiniz siz olabilirsiniz.

İçinizden geldiğini ardınıza koymayın. İnandığınız yol olun. Dileğim bu.

Sizi durduruyorsa, o koca bacağı kesin işte.



Kimseyi, en istemediğimi dahil, bu yolda bırakmak istemem,
'aman iyi biri olayım da ne olursa olsun' dan değil, süt değilim akkaşık olayım.
şüphecilikten de değil. This is what i happened.

Sırf gerek yok diye. Aradığım, geçtiğim yol her ne ise, bu sorulardan geçmiyor çünkü.

Saded; algılasam da, uzağı, içeriyi, görmemem gerekeni görsem de, duysam da o ben değilim.

O size ulaşmak istenilen, dokunulmak, var olduğunuzu hatırlatmak isteyen yer'den gelenlerdir.


Ben ise, trafiğim. Üç bulut ve iki karıncayla arkadaş sevinçli bir trafik. Sorumluluklarını bilen. Bu yolda ısrar ve istikrarla çalışmaya çalışan. Biraz uzakta yok zannedilen köye doğru.... The Chi, in the rye.

O yüzden cesaretli insanları kucaklıyormuşum işte. Durupdururken.
Cesaretli insanı kim sevmez?? Ama piçliğinden, kurnazlığından değil,
çocuksuluğundan, kuralı kemiği nedir bilmediğinden, hayallerle dolu oldukları için.
ve inançbilirliliklerine hayranlık duyduğumdan.

İnsan yeni yeni tanışıyor işte. Canını okuyanla ayrı. Ruhunu okuyanla ayrı. Tabiilikle.



En derin saygılarımla size,
bizde olduklarınıza, Selametle,
muna genç


************

Şimdi yerle bir olmaya gidiyorum. Su ile dolaşmaya. Sevdiklerimi kucaklamaya. ve yollarda şarkı söylemeye
bilmediğim kelimelerle, bir tanecik hisle.

Aşkla beslenen -sadece saçları ve tırnakları uzayan- içimizdeki çocuk
Hazırsak çağırabiliriz onu: Aşk bahçedir bulutlara...

***********

No comments:

Post a Comment